Filmanalizi.NET

Film Analizinin Vazgeçilmez Merkezi!

Zindan Adası (2010) – Film Analizi

Bildiğiniz gibi 25. Kare Youtube kanalında incelemesini-analizini yaptığım filmlerin bir kısmını burada yazılı olarak da paylaşıyorum.  Bir süre önce Shutter Island – Zindan Adası (2010) filmiyle ilgili kısa bir analiz videosu hazırlamıştım. Bu videonun yorumlar kısmına iletilen mesajların Andrew’un baştan beri her şeyin farkında olup olmadığı noktasında yoğunlaştığını söyleyebilirim.

Bu yazıda bu konuyu irdeleyelim ve Andrew’un baştan beri her şeyin farkında olup olmadığını anlamaya çalışalım. Bu analiz yazısını okumadan önce lütfen tüm ön yargılarınızı bir kenara bırakın. Çünkü “Bir ön yargıyı yok etmek atomu parçalamaktan daha zordur.” (Einstein) Ön kabulleriniz insanların gerçeğe ulaşmasını engeller ve gerçeklerle aralarında setler oluşturur.

Şimdi sorumuza cevap aramaya başlayalım.

Filmde hastalara yaklaşım konusunda zıt fikirlere sahip doktorlar var. Dr. Cawley yenilikçi kanadı temsil ediyor ve ilaçlara ve kolaycılığa karşı. Ancak hastanede görev yapan tüm doktorlar onun gibi düşünmüyor. Doktorların çoğu yani ilaç kullanımını ve lobotomi gibi uygulamaları savunuyorlar. Bu grubu temsil eden doktor pek çok sahnede gördüğümüz Alman doktor (Dr. Naehring).

Film aslında Andrew’un şahsında bu iki doktorun ya da anlayışın bir savaşı. Filmin başından sonuna kadar kimin haklı çıkacağı konusunda yoğun bir savaş veriliyor. Filmin sonunda Alman göçmeni belki de Nazi kalıntısı olduğunu öğreneceğimiz doktor haklı çıkan taraf oluyor. Ya da en azından görünüşte öyle…

Senaryoya Genel Bir Bakış

Öncelikle detaylara geçmeden önce Andrew’un ve doktorların film boyunca söylediklerini ve gözlemlerimizi baz alarak filmde anlatılanları şöyle özetleyebiliriz:

– Andrew hastaneye gelmeden önce adli bir polisti.

– Almanya’da bulunan meşhur bir toplama kampının Naziler’den kurtarılması sırasında görev yapan askerlerden birisiydi ve bu yönden bir savaş gazisiydi.

Karısı Dolores bir akıl hastasıydı. Şehirde yaşadıkları evi bilerek yaktı. Bu olay sonrasında göl kenarındaki eve taşındılar.

– Dolores’i çok seven Andrew onun hastalığını kabullenmedi ve onun tedavi görmesini engelledi.

– Dolores, Andrew’un evde olmadığı bir zamanda üç çocuğunu da gölde boğdu.

– Bunun üzerine Andrew büyük bir travma yaşadı ve karısını öldürdü.

– Andrew karısının hasta olduğunu kabullenmediği için çocuklarının ölümünden kendisinin sorumlu olduğunu düşünüyordu. Belki de bunda haklıydı.

– Çıkarıldığı mahkeme onu suçlu buldu. Ancak akıl sağlığının tam olarak yerinde olmadığını düşünerek onu hapishane yerine filmde gördüğümüz akıl hastanesine gönderdiler. Burada hastaların tedavileri için uğraşan, yeni yöntemler deneyen doktorlar da bulunuyor. Andrew mesleği gereği eğitimli birisi olduğu için tehlikeli suçlular bölümüne yani C koğuşuna yerleştirildi.

– Andrew tüm bu yaşadıklarını kabullenmek istemiyor; çünkü tüm bunlar sonunda onu bir canavara dönüştürüyor. Çünkü dolaylı olarak çocuklarının ölümünden sorumlu… Karısını zaten kendisi öldürdü. İşte bu yüzden bu gerçeklerden kaçarak kendi hayali kurgusunu ya da öyküsünü oluşturuyor.

– Doktorlar onu kendi hayal dünyasında bırakamıyorlar. Çünkü eğitimli ve tehlikeli birisi. Onun kurgusunda hapishanedeki herkesin bir rolü var. Bu rolü kabullenmeyen kişilere saldırıp onları yaralayabiliyor.

– Doktorlar arasında onun tedavisi konusunda görüş ayrılığı yaşanıyor. Alman doktor ona hemen lobotomi uygulamak gerektiğini savunurken, diğer doktorlar (Dr. Cawley ve Dr. Chuck Aule) onun tedavi edilebileceğini düşünerek iki yıldır çaba sarf ediyorlar.

– Ancak Andrew tedavilere cevap vermiyor ve diğer hastalara zarar verdiği zamanlar olabiliyor.

– Yenilikçi kanadı temsil eden doktorlar, diğer doktorlardan daha doğrusu doktor heyetinden Andrew’un tedavisi için son bir fırsat istiyorlar. Planları ona tam iki yıldır sürekli tekrar ettiği bu kurgusunun gerçek olamayacağını aksine olasılık kalmayacak şekilde ispatlamak. Bunun için adada dev bir role play sergiliyorlar. Andrew’a tam iki gün boyunca kurgusunu yaşama imkânı – şansı veriyorlar. Tabi ki bunu yaparken onu sürekli gözetim altında tutmak gerektiği için yanında bir ortak bulunuyor (Dr. Chuck Aule).

– Filmin sonunda Andrew görünüşe göre tedaviye cevap vermiyor. Tam düzeldiği anda bir plak gibi tekrar eski durumuna geri sarıyor. Sonuçta Alman doktorun savunduğu tedavi yöntemi yani lobotomi uygulanmasında karar kılınıyor.

“Canavar Olarak Yaşamak mı Yoksa İyi Bir İnsan Olarak Ölmek mi?”

Filmin genel çerçevesini böyle çizebiliriz. Ancak filme yerleştirilen detaylar ve son sahnede Andrew’un söylediği “Hangisi daha kötü olurdu? Canavar olarak yaşamak mı yoksa iyi bir insan olarak ölmek mi?” cümlesi Andrew’un gerçekten hasta olup olmadığı konusunda soru işaretleri oluşmasına neden oluyor.

Sorulması gereken soru şu: Andrew kurguladığı öyküye gerçekten inanıyor mu yoksa inanıyormuş gibi mi yapıyor?

Bu soruya verebileceğim net cevap şu: Andrew tüm kalbiyle bu öykünün ya da kurgusunun gerçek olmasını istiyor. Yani iki yıldır herkese anlattığı bu kurguya ona inanmak istiyor; bunu bir tür  yansıtma ya da yansıtma mekanizması olarak kullanıyor. Öyküsünde karısı dumandan ölmüş, ev yangınını başka birisi (Laeddis) başlatmıştır. Dolayısıyla kendisi iyi bir insandır. Ancak sorun Andrew’un deli olmaması… Gerçeklikten kopamaması… İşte bu nedenle ne kadar uğraşsa da kurgunun gerçek olmadığını biliyor. Bu söylediklerimden Andrew’un tamamen sağlıklı birisi olduğu sonucu çıkarılmamalı. O sonuçta çok ağır bir travma geçiren birisi. Sağlıklı birisi olsaydı zaten o hastaneye gönderilmezdi. İşte bu nedenle gerçekle hayali kurgusunu karıştırdığı, halüsinasyonlar gördüğü anlar oluyor ancak tüm bunlara rağmen gerçekliği asla kaçırmıyor.

Detaylara geçmeden önce şunu söylemem gerekiyor. Zindan Adası filmiyle ilgili sayısız teori bulunuyor. Ben bu teorilerin senaryoya uygunluğunu iyi kontrol etmek gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde sayısız senaryo üretilebilir. Senaryoyla uyuşmayan teorilerin ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi filmde yer alan ve bu söylediklerimi destekleyen sahnelere göz atalım.

VAPUR SAHNESİ

Film boyunca Andrew’un davranışları analiz edildiğinde Alman doktorun hemen fark ettiği gibi (şömine önünde oturduğu sahne) onun kişisel bir özelliğinin oldukça öne çıktığı görülüyor. Bu özellik Andrew’un küçümsenmeye ve alay edilmeye asla tahammül gösterememesi… Bunu yapan kişileri her seferinde zekâsıyla onlar farkında olsun ya da olması alt ediyor ve bu yapmaktan çok hoşlanıyor. Andrew’un savunma mekanizması gerçekten çok güçlü. İşte vapur sahnesinde de onun yaptığı şey bu…

Andrew partnerinin yalan söylediğini bildiği için onu sıkıştıracak iki soru soruyor ve onun yalan söyleyen haline eğlenerek bakıyor. Andrew’un bu sahnedeki alaycı yüz ifadesine dikkat ederseniz ne söylemek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz. Ortağı oldukça ciddi ve gerginken Andrew ona alay eder gibi bakıyor. Cevapları dinlerken bir an bile gözlerini ondan ayırmıyor ve onun yalan söylerken çırpınan halini zevkle izliyor.

Portland da Neresi?

Andrew’un “Portland’da ot falan mı içiyorsunuz?” sorusuna, ortağı “Seattle bürosundanım.” diye cevap veriyor. Teddy aynı soruyu filmin sonlarına doğru ona yine soruyor. Hem de hiç ilgisiz bir yerde ve birden bire (Fener kulesine gitmeden önce). Andrew bu soruyu ona neden soruyor hiç düşündünüz mü?

Büyük resmi unutmayalım. Doktorlar Andrew’un kurgusunun imkânsızlığını ona göstermek istiyorlar. Onların amacı bu. Andrew kendi kurgusunda adada kaybolan Rachel Salondo’yu aramaya gelen bir dedektif. Kurgusunda onun bir partneri yok. İşte tam da bu yüzden ortağı olduğunu söyleyen kişinin kim olduğunu çok iyi biliyor. Andrew ona bu soruyu sorarak kendisinin ondan zeki olduğunu ispatlıyor. Aşağılanmaya, alay edilmeye hiç gelmeyen karakterini bu soruyla besliyor. Ortağı olduğunu söyleyen doktoru yalan söylerken onu izlemek istiyor.

Peki neden Portland? Çünkü Andrew kendi kurgusunda Boston’da bulunan bir dedektif. Partneri Boston’dan geldiğini söyleyemez ayrıca Protland’dan geldiğini de… Çünkü Andrew’un neden Protland dediğini bilemiyor. Eğer Bostan’dan geldiğini söylerse onun kurgusuna destek vermiş olur ki bu onun asla yapmayacağı bir şey. Doktorlar onun kurgusunun gerçek olamayacağını ispatlamak istiyorlar; ona destek olmak değil. Bu yüzden Chuck onun bu sorusunu “Seattle bürosundanım.” diye cevaplıyor. Andrew da bunun doğru olmadığını bildiği için her iki sahnede de gözlerini ona dikerek alay edercesine ona bakıyor.

Andrew’un hiçbir şeyin farkında olmadığını düşüneneler bu sahneye nasıl bir açıklama getirebilirler acaba?

Hastaneye yaklaşırken özellikle gösterilen elektrikli teller, oldukça yüksek duvarlar ve yüksek güvenlik önlemleriyle hapishanenin bir kaleden farksız olduğu vurgulanıyor. Hapishanenin bu yönünün vurgulanması Rachel’ın buradan kaçmasının imkânsızlığına bir gönderme. Doktorların Andrew’un kurgusunu çökertmek için uğraştıklarını unutmayalım.

Görevli McPherson’a silahları teslim ederlerken gerçek bir polis olan Andrew silahı tek hamlede belinden sökerek teslim ederken gerçekte bir polis olmayan ortağı silahı belinden çıkarırken oldukça zorlanıyor. Bu sırada Andrew’un “Dersine iyi çalışmamışsın!” temalı alaycı bakışlarını kaçırmayın. Andrew onun polis olmadığını tabi ki çok iyi biliyor. Aynen İngilizce öğretmeni olduğunu iddia eden birisinin İngilizce bilmemesi gibi bir durum bu.

İLK KARŞILAŞMA SAHNESİ

Doktor ve Andrew’un filmin sonuna kadar hiç durmadan sürecek karışıklı ve zekice hamleleri henüz ilk karşılaşmalarından itibaren başlıyor. Eskiden hastalara yapılan kötü muameleleri anlatan doktorun “Hatta boğuldukları bile oldu!”derken Andrew’a nasıl baktığına dikkat edin. Onun çocuklarının gölde boğulduğunu biliyor. Doktorun bilmediği şey Andrew’un şu an kim olduğunu gayet iyi bildiği. Örneğin doktor, Andrew’a hastaları tedavi etmeye çalıştıklarını söylediğinde Andrew’un cevaplarına dikkat edelim. Andrew aslında her bir cümlesiyle kendisini anlatıyor ve beni tedavi etmekle uğraşmayın, mesajı veriyor. Şu cümleler Andrew’a ait:

“Bu insanlar saldırgan birer suçlu değil mi?” / “İnsanlara zarar verdiler!” / “Öldürdükleri bile oldu…” /

“Bu durumda onları tedavi ile hiç uğraşmayın…” /

Bu cümleler kimi anlatıyor? Tabi ki Andrew’un ta kendisini… Andrew kim olduğunu net olarak hatırlıyor.

Doktor Aslında Andrew’un Karısını Anlatıyor

Ofiste geçen konuşmada doktorun bir hamlesine daha şahit oluyoruz. Onun hapishaneden kaçtığı söylenen Rachel’ı nasıl tarif ettiğine dikkat edelim. Bu tarif tıpatıp Andrew’un karısına uyuyor.

“Üç çocuğunu da öldürdü.” / “Onları evinin arkasındaki gölge tek tek boğdu.” / “Kadın bir savaç dulu…” (Andrew’un kendisi bir gazi… Hatırlatma-çağırışım yapıyorlar.) / “Buraya ilk geldiğinde hiç yemek yemedi…” (Muhtemelen bunu yapan Andrew’du…) /  “İki yıldır bu kurumda kaldığını kabul etmedi. Burayı evi sanıyor.” / “Çocuklarının ölmediği sanısını devam ettirebilmek için karmaşık bir kurgu oluşturdu. Bize bu kurguda roller dağıttı… ” Bu tarif ettiği kişi tam olarak Andrew… Ancak Andrew’un tavırlarından ilk cümleyi duyar duymaz doktorun neyden ya da kimden bahsettiğini anladığı görülüyor. Bir anda geçmişine flash back yapılması da bunun bir kanıtı.

Bu arada Andrew’un partnerinin yani aslında bir doktor olan Chuck’ın Andrew’a bakışını da kaçırmayalım. Sonuçta o da bir doktor ve Andrew’un verdiği tepkileri gözlemliyor.

Burada şu notu paylaşmak gerekiyor: Bu yaşananlar Andrew’un iki yıldır doktorlara anlattığı kurgunun sahnelenmesinden ibaret ancak Andrew doktorların hamlelerini ve tedavi için yaptıkları planın detaylarını bilmiyor. Dolayısıyla doktorlar şu an için ondan bir adım daha öndeler. Doktorların bu role play-deki iki temel amacını asla unutmayalım.

– Andrew’a kendi kurgusunun imkânsızlığını göstermek.

– Andrew’un aslında kim olduğunu kendisinin hatırlamasını sağlamak.

Ancak doktorların tahmin edemediği şey Andrew’un inanılmaz zeki birisi olması…

Gardiyanlar Arama Falan Yapmıyorlar

Arama çalışmalarında hiçbir gardiyanın arama yapmaması, kayalarda oturup muhabbet etmeleri Andrew’un gözünden kaçmıyor. Aslında hiç kimsenin arama falan yapmadığının ve her şeyin bir tiyatro olduğunun net olarak farkında. Ama Andrew bu role play’e devam etmek zorunda. Aksi durumda yani bu kimlikten çıktığı anda doktorların tedavisine cevap verdiğini onlara göstermiş olacak ve istediği şeye yani lobotomiye ulaşma şansı kalmayacak. Eğer ona ulaşamazsa bir canavar olarak yaşamaya devam edecek ki bu onun asla kabul etmeyeceği bir durum. Bu nedenle her şeyi gayet net olarak görse de sesini çıkarmadan devam ediyor.

Alman Doktorla Olan Konuşmada Yaşananlar

Yaşlı Alman doktor ve Andrew arasında geçen konuşmada da Andrew’un her şeyin farkında olduğunu gösteren ipuçları bulunuyor. Andrew’un filmin başında gemide, şu an bu odada ve filmin sonunda merdivende söyledikleri birbiriyle ilişkili. Andrew küçümsenmeye, alaya alınmaya asla katlanamıyor ve bunu hissettiği anda karşıdakini rezil ediyor. Bu, Andrew’un karakteristik bir özelliği ve bu özelliği kaybetmesi onun gerçek kimliğini unutmadığını ve delirmediğini göstermekte. Yaşlı doktor onun alkol almamasına şaşırıyor ve onun mesleği küçümseyici bir ifade kullanıyor. “Kafa çekmek sizin meslekte yaygın değil mi?” Andrew ise Peki ya sizin meslekte? deyince doktor ne söylemek istediğini anlayamıyor. Andrew onu rezil eden cümlesini burada söylüyor: “Sizin mesleği de ayyaş ve alkoliklerin işgal ettiğini sık sık duyuyorum!” Görüldüğü gibi Andrew alay edilmeye asla katlanamıyor.

Bu arada Alman doktora “Siz hiç ölüm kampı gördünüz mü? diye soran Andrew, ona yaşadıklarının hiç de küçümsenmeyecek şeyler olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Sadece bu sahne bile Andrew’un kendi kimliğini net olarak hatırladığını ispatlamak için yeterli. Çünkü Andrew savaşta Nazi soykırım kampını ve oradaki ölümleri gören birisiydi.

Sorgu Sahnesi

Chuck ve Andrew’ın bazı hastaları sorguladıkları sahne, Andrew’un her şeyin farkında olduğunu gösteren ve zekâsını konuşturduğu en net sahnelerden birisi.

Bu sahneyle alakalı ilk olarak şunu bilmek gerekiyor. Filmin sonlarına doğru Dr. Cawley’in buradaki hastalarla özel seans yaptığı onlarla ilgilendiğini görülüyor. Burada söylenenler çalışılmış sözler ve doktorun kurgusuyla uyumlu. Sorguya gelen ilk adamın en başta anlattıkları gayet samimiydi ve onun gerçek düşünceleriydi. Konu Rachel’a gelince adam önce doktor Chuck’a bir bakış atıyor ve sonrasında kendisine öğretilenleri bir papağan gibi tekrar etmeye başlıyor. “O, kendi çocuklarını boğdu.”diyor.Andrew onun kimden bahsettiğini çok iyi biliyor ve onun sözlerinden çok rahatsız oluyor. Ona nefret dolu bir bakış attıktan sonra eline aldığı kalemle yaptığı basit bir hareketle ve söyledikleriyle onu deli ederek kaçırıyor. Belki yalnız olsalardı başka hastalara yaptığı gibi fiziksel şiddet uygulayacaktı.

Sahte Rachel Sahnesi

Bu sahnede de Andrew’un aslında gerçek kimliğini bildiğini gösteren ipuçları bulunuyor. Sonradan hemşire olduğunu öğreneceğimiz bu kişi burada kritik bir rol üstleniyor. Onun adada kaybolan Rachel olduğunu söylemeleri Andrew’un kurgusuna vurulmuş büyük bir darbe. Eğer Andrew gerçekten hasta olsaydı bu akılcı hamleler onu tedavi edebilirdi.

Hemşire konuşmaya başladığı anda özellikle gölden bahsettiğinde Andrew aslında onun neyden ya da kimden bahsettiğini hemen anlıyor. Bu da rol gereği büründüğü dedektif kimliğine sıkışıp kalmadığını gerçek kimliğini hatırladığını gösteriyor. 

Alman Doktor ve Andrew Aslında Aynı Fikirde

Andrew filmin sonlarına doğru fener kulesine gitmek isterken Alman doktorlar karşılaşıyor. Bu sahnede Alman doktorun ve Andrew’un aynı fikirde olduklarını, her ikisinin de Andrew’u bir canavar olarak gördüklerini anlıyoruz ki bu konuşma Andrew’un her şeyin farkında olduğunun kanıtlarından birisi.

Doktor burada filmin son sahnesiyle ilişkilendirebileceğimiz bir cümle sarf ediyor. “Travma kelimesi Yunanca yara demektir. Sen yaralısın ve yaralar canavarlar yaratır.”Doktor onun travma geçirdiği için bir canavara dönüştüğünü söylemektedir. “Bir canavar görünce onu durdurmak gerekir.” diye de ekliyor. Doktor Andrew’a “Buna katılıyor musun?” diye sorduğunda Andrew katıldığını söylüyor. Andrew’un yapmak istediği şey de zaten tam olarak bu: Bir canavar olarak yaşamak istemiyor. Eğer Andrew kim olduğunu hatırlamasaydı Alman doktorun burada ne söylemek istediğini anlayamazdı. Ama aksine onu çok iyi anlıyor.

İkinci Portland Sorusu

 Andrew fener kulesine gitmek istediği sırada ortağıyla arasında geçen konuşmada ona birden bire “Portlanda’da hava şimdi nasıldır?” diye soruyor.Doktor, onun bu soruyu neden sorduğunu tam olarak anlayamıyor. Kısa bir süre onun yüzüne baktıktan sonra “Seattle’danım” diye cevap veriyor. Bu cevaptan sonra Andrew’un yüzünde inanılmaz bir küçümseme ifadesi beliriyor. Gözlerini kısarak birkaç saniye ona bakıyor. Hatırlarsanız Andrew aynı soruyu filmin başında vapurda yine sormuştu. Tam olarak aynı konuşma… ve aynı bakışlar… Bu bakışın tek anlamı var: Andrew hem filmin başında hem de burada hem bize hem de kendisini zeki zanneden doktora ayar veriyor ve şöyle diyor: “Senin kim olduğunu biliyorum. Hem de ilk andan itibaren…”  Dolasıyla Andrew doktorun onu yönlendirmediği kendisinin ondan bir adım daha ileride olduğunu anlatıyor.

Tüm bunlar Andrew’un kim olduğunu asla unutmadığını ve doktorların ne yapmak istediğini net olarak gösteren sahneler. Andrew’un tamamen sağlıklı olmadığını tabi ki biliyoruz. Yer yer halüsinasyonlar görüyor ve gerçeklikle hayali karıştırdığı anlar oluyor. Özellikle filmin sonlarına doğru… Çünkü adaya geldiği andan itibaren doktorlar ona ilaç vermiyorlar ve yaşanan oyunun da etkisiyle durumu kötüye gidiyor. Ancak Andrew ne yaptığını ve kim olduğunu özellikle filmin başlarında çok net olarak hatırlıyor.  Ancak bize Andrew’un akıl sağlığının yerinde olmadığını düşündürebilecek sahneler de yer almakta. Ancak onların tam da görüldükleri gibi olmadığını göreceğiz. Şimdi filmin kronolojik sırasına uyarak bu sahnelere tek tek göz atalım.

Şimdi sahneleri kronolojik olarak incelemeye başlayalım.

Zindan Adası film incelemesinin tamamını 25. Kare Youtube kanalından izleyebilirsiniz.

 

1 Yorum Yapıldı. “Zindan Adası (2010) – Film Analizi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir